Özel Mahkemeler ve Özel Mahkemelerdeki Yargılama Usulü Toplantısı

Her yıl geleneksel olarak yapılan Türk Medeni Usul ve İcra İflas Hukukçuları Birliği (MİHBİR)’nin toplantısı Adalet Bakanlığı ve İNTES katkıları ile 4-5 Ekim 2019 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirildi. 

Türk Medeni Usul ve İcra İflas Hukukçuları Birliği 2002 yılından beri Türkiye’nin çeşitli illerinde toplantılar düzenlemekte olup, bu toplantılarda medeni usul ve icra iflas hukukunun güncel sorunlarına ilişkin tebliğler sunulmakta ve tartışılmaktadır. MİHBİR Toplantısının On Yedincisi 04-05 Ekim 2019 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı ve Sendikamız katkılarıyla Antalya Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı- ATGV Eğitim ve Sosyal tesislerinde düzenlendi. Özel Mahkemeler ve Özel Mahkemelerdeki Yargılama Usulü konulu toplantıya Adalet Bakanlığı, Yargıtay temsilcileri ve çok sayıda akademisyen katıldı.

Toplantı MİHBİR Başkanı Prof. Dr. Selçuk Öztek, Adalet Bakanlığı Mevzuat Genel Müdürü Niyazi Acar ve İNTES Yönetim Kurulu adına Genel Sekreter Necati Ersoy’un açış konuşmaları ile başladı.

4 Ekim Cuma günü yapılan birinci oturumda Doç. Dr. Nesibe Kurt Konca “Asliye Ticaret Mahkemelerinde Yargılama Usulü”, Dr. Öğr. Üyesi M. Ertan Yardım “Tüketici Mahkemelerinde Yargılama Usulü”, Doç. Dr. Serdar Kale “Marka Davalarında Yargılama Usulü”, konularında; ikinci oturumda Dr. Öğr. Üyesi Aslı Aras “Çekişmesiz Yargı İşlerinde Uygulanacak Yargılama Usulü”, Doç. Dr. Tolga Akkaya “Aile Mahkemelerinde Yargılama Usulü” ve üçüncü oturumda Dr. Öğr. Üyesi Okay Durman “Kadastro Mahkemeleri Yargılama Usulü”, (E) Ögr. Gör. Av. Talih Uyar “İcra Mahkemelerinde Yargılama Usulü” konulu tebliğlerinde uygulamada ve doktrindeki tartışmalı hususlara dikkat çekerek önemli değerlendirmelerini aktardılar.

Toplantının ikinci gününde iş yargılaması konusunun ele alındığı oturumun başkanlığını Prof. Dr Muhammet Özekes üstlendi. Oturumda Adalet Bakanlığı Mevzuat Genel Müdürü Hakim Niyazi Acar, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi Başkanı Seracettin Göktaş, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Üyesi Şahin Çil, Öğretim Üyesi Dr. Evren Koç sunum yaptılar.

Adalet Bakanlığı Mevzuat Genel Müdürü Hakim Niyazi Acar, Yargı reformu kapsamında yapılacak düzenlemelere ilişkin bilgilendirme yaparak, sunumunda ayrıca İş Mahkemeleri Kanunu’nda son dönemde yapılan usule ilişkin düzenlemelere yer verdi.

Kanun’a ilişkin çalışmaların 30 Mart 2015 tarihinde başladığını belirten Hakim Acar, çalışmalar esnasında Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre ve Avusturya dâhil olmak üzere mukayeseli hukuktaki örneklerin dikkate alındığını ve 2016 yılında yayımlanan taslağa yönelik tüm tarafların görüşlerinin alındığını ve sivil toplum kuruluşlarına sunumlar yapıldığını belirtti. Acar tüm bu çalışmalar sonucunda 39 maddeden oluşan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 12 Ekim 2017 tarihinde Genel Kurulda kabul edilerek,  25 Ekim 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiğini söyledi.

Konuşmasında dava şartı olarak arabuluculuk konusuna değinen Acar, Kanun’a, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi ve işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade taleplerinde dava açmadan önce arabulucuya başvurulmuş olmasının dava şartı olduğunu, iş kazası ve meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davaları için önce arabulucuya başvuru zorunluluğu bulunmamakta olduğunu, başvuru yapılmadan dava açılması durumunda dava şartı yokluğu sebebiyle usulden ret kararı verileceği ve başvuru, karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki veya işin yapıldığı yerdeki arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılacağını paylaştı.

Arabuluculuk Daire Başkanlığının sicile kayıtlı arabuluculardan zorunlu arabuluculuk yapmak isteyenleri, görev yapmak istedikleri adalet komisyonlarına göre listelediğini belirten Acar, arabulucuların büro tarafından ve komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden belirlendiğini ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde de anlaşmaları halinde bu arabulucu görevlendirilebileceğini aktardı.

Acar, arabulucunun her türlü iletişim vasıtasıyla tarafları bilgilendirerek ilk toplantıya davet edebildiğini, bu ilgilendirme ve davete ilişkin işlemlerin arabulucu tarafından belgeye bağlanması gerektiğine dikkat çekti.

Taraflara ulaşılamaması durumuna ilişkin ise şu değerlendirmelerde bulundu “Arabulucu, taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması yahut yapılan görüşmeler sonucunda anlaşmaya varılması veya varılamaması hallerinde arabuluculuk faaliyetini sona erdirmekte ve son tutanağı düzenleyerek durumu derhal arabuluculuk bürosuna bildirmektedir.”

Acar, arabuluculuk sürecinin dört hafta olduğuna, arabuluculuk ücretlerinin aksi kararlaştırılmadıkça taraflar arasında eşit olarak karşılandığına, ücret tarifesinin Birinci Kısmında belirlenen iki saatlik ücret miktarından az olamayacağına dikkat çekerken, iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hallerinde, iki saatlik ücret tutarının tarifenin birinci kısmına göre Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenmekte olduğunu ve anlaşmazlık halinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücretin aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde ödendiğini ifade etti.

Acar İş Mahkemelerinin görev alanına giren uyuşmazlık türlerini, Basın İş, Deniz İş ve İş Kanunu ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen hizmet sözleşmesine tabi işçiler ile işveren/vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan hukuk uyuşmazlıkları,  idari para cezalarına itirazlar ve 5510 sayılı Kanun’un geçici 4’üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere SGK veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklar,  diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklar olarak sıraladı.

İş mahkemesinde yetki konusuna da değinen Acar davalı gerçek veya tüzel kişinin, davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğunu, davalı birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinin, işin veya işlemin yapıldığı yer mahkemesinin, iş kazasından doğan tazminat davalarında, iş kazasının veya zararın meydana geldiği yer ile zarar gören işçinin yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğunu anlattı.

20 Temmuz 2016 tarihinde İstinaf Mahkemelerinin tüm yurtta göreve başlamış olduğunu belirten Acar, işe iade davalarının, işveren tarafından toplu iş sözleşmesi veya işyeri düzenlemeleri uyarınca işçiye verilen disiplin cezalarının iptali için açılan davaların, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda yer alan ve bir an önce karara bağlanması gereken konulara ilişkin davaların istinaf mahkemelerinde kesinleşmekte olduğuna değindi.

Acar İş Kanunu’nda ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanun’unda Yapılan değişikliklere de değindi ve 6325 sayılı değişiklikleri şu şekilde sıraladı: Arabuluculuk tanımında değişiklik yapılarak arabulucuya tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması halinde çözüm önerisi getirme imkanı getirilmiştir. Kanuna ‘‘İdare’’ tanımı eklenmiştir. Tarafların yanı sıra görüşmelere katılan diğer kişiler de bu konudaki gizliliğe uymak zorunda olacaktır.

Arabulucular, uzmanlık alanlarını da kullanabileceklerdir. Daire Başkanlığı, arabulucuların uzmanlık alanlarını ve uzmanlığa ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetkili olacaktır. Arabuluculuk müzakerelerine taraflar kanuni temsilcileri veya avukatları aracılığıyla katılabilecek, uzman kişiler de müzakerelerde hazır bulundurulabilecektir.

İş Yargılamasında Belirsiz Alacak Davası konusunda sunum yapmak üzere Yargıtay 22. Hukuk Dairesi Başkanı Seracettin Göktaş söz aldı.

Göktaş belirsiz alacak davalarına ilişkin Kanun’un 107’inci maddesi olan “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” hükmünü hatırlatarak açıklamalarına başladı.

Göktaş Kanun’un 107. maddesini yorumlarken Usul hükümlerinin kanunla düzenlendiği, medeni usul hukukunda silahların eşitliği ilkesinin geçerli olduğu, kanunu bilmemenin mazeret sayılmayacağı, işçi lehine yorum ilkesinin usul hukukunun ilkelerinden olmadığı ilkelerinin göz önünde bulundurulması gerektiğinden söz etti.

Usul hukukunda temel kuralın, talep konusunun tam ve belirli olması gerektiğine değinen Göktaş,  bu anlamda belirsiz alacak davasının istisnai bir dava olduğuna vurgu yaparak ihdas nedeni konusunu açıkladı.

“İhdas nedeni”ne ilişkin talep sonucunu belirleyemeyen davacıya usuli açıdan kolaylık sağlamak ve maddi hukuk yönünden bazı avantajlar elde etmesini mümkün kılarak yüksek yargılama giderlerine mahkum olma riskini bertaraf eder açıklamasını yaparak “Ancak yargılama giderlerinde tasarruf sağlaması bir sonuçtur.  Avantajları iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmadan davanın başında belirtilen talebi artırabilme imkânı, zamanaşımı ve faizdir.

Göktaş, belirsiz alacak davası açamayan davacının alternatifsiz olmadığını, tam veya kısmi dava açma imkânının her zaman olduğunu, arabuluculukta alacağını belirleyebildiği varsayılan işçinin, dava açarken alacağını belirleyemediğini ileri sürmesinin ise çelişki arz edeceğine ilişkin görüşlerini açıkladı.

Alacağın (Talep sonucunun) karşı tarafın vereceği bilgi veya tahkikat sonucu belirlenebilmesinin mümkün olduğu durumlarda belirsiz alacak davası açılabilmesinde her hangi bir tereddüt olmadığını belirten Göktaş, konuyu ücreti satış priminden ibaret olan bir işçinin, ücretini bilmediği için, ücretin esas alınmasını gerektiren alacakları için talep sonucunu belirleyemeyeceği örneği ile açıkladı.  Sözlerinin devamında ise iş uyuşmazlıklarında ödenmediği iddia edilen alacakların genellikle işverenin elindeki belgelerden bağımsız olarak belirlenmekte olduğunu söylerken şu örneği verdi: “Örneğin, ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücretinin ödenmediğini iddia eden bir işçi, hizmet süresi ve ücret miktarını biliyorsa, talep sonucunu belirlemek için işverenin elindeki belgelere ihtiyaç yoktur. Bu durumda işverenin elindeki belgelerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığının ya da kayıt dışılığın söz konusu olup olmadığı da önemli değildir. Esasen bu hususlar yargılama sonunda ortaya çıkar.”

Göktaş alacak miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceğini, ancak, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesinin belirsiz alacak davasının açılması için yeterli olduğuna, Kanuna uygun bir bilirkişi incelemesi söz konusu olması gerektiğine,

İş hukuku uygulamasında sıklıkla başvurulan hesap bilirkişiliği kanuna uygun bir bilirkişilik olmadığına değindi.

Belirsiz alacak davası açılmasının bir yolunun da hâkimin takdirine bağlı durumlarda olduğuna değinen Göktaş buna rağmen davacının, somutlaştırma yükümlülüğünü yerine getirmek ve geçici değeri göstermek zorunda olduğuna, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ve Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin fazla mesai ücreti, çalışılan ulusal bayram ve genel tatil ücreti ile hafta tatili ücreti alacaklarının tanık anlatımlarıyla belirlendiği durumlarda mahkemece indirim hususunun değerlendirildiği gerekçesiyle, anılan alacaklar için belirsiz alacak davası olarak açılabileceğine karar verdiğini belirtti.

Göktaş ücret veya hizmet süresi konusunda uyuşmazlık olması durumunda belirsiz alacak davasının şartlarının değerlendirilmesinde dikkate alınmayacağını, davacının ücret ve hizmet süresine ilişkin bir iddiada bulunmak ve bunları ispatlamak zorunda olduğunu, davacının ücret ve hizmet süresine ilişkin iddiaları bakımından belirsizlik söz konusu olmayacağını anlattı.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin Belirsiz Alacak Davası açılmasına ilişkin kararlarını Göktaş şu şekilde sıraladı:  “Alacağın belirlenmesi, hesap raporu alınmasını gerektiriyorsa, likit bir alacak söz konusu değilse, giydirilmiş ücret esas alınarak hesap yapılması gerekmekteyse, hizmet süresi ve ücret tartışmalıysa, hâkimin takdiri veya yasal nedenlerle indirim yapılması gerekiyorsa, alacağın belirlenmesi, karşı tarafın vereceği bilgi ve belgelerle mümkün olacaksa, belirsiz alacak davası açılabilir.”

Göktaş İş Yargılamasında Belirsiz Alacak Davasında 22. Hukuk Dairesi kararlarına değindi:  “Alacağın hangi hallerde belirsiz ya da belirlenebilir olduğu somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir.  Alacak miktarında uyuşmazlık bulunması, talep sonucun belirlenemeyeceği anlamına gelmez. Önemli olan alacağın belirlenebilmesinin objektif olarak davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Alacağın belirlenebilmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, alacağını net olarak belirleyebilir, ancak her zaman onu ispat edemeyecek durumda olamayabilir. Bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davası için yeterli değildir. Belirsiz alacak davası şartları oluşmadığı halde açılan davanın hukuki yarara ilişkin dava şartı yokluğu gerekçesiyle usulden reddi gerekir. Hukuki yarar sonradan tamamlanabilen dava şartlarından değildir.”

Başkan Seracettin Göktaş belirsiz alacak davalarına ilişkin son olarak şu noktalara vurgu yaptı: “Belirsiz alacak davası, silahların eşitliği ilkesinin istisnasıdır. Hukukta istisnaların dar yorumlanması esastır.  Şartları olmadığı halde belirsiz alacak davası açılmasına izin verilirse, karşı tarafa açıkça haksızlık yapılmış olur.  İş Hukuku Yargılamasında, belirsiz alacak davası genel bir dava halinde dönüşmüştür.    Tam ve kısmi dava uygulaması fiilen ortadan kalkmıştır.   Daha fazla hak kayıplarına yol açılmaması için HMK.m.107.maddesinin acilen yeniden düzenlenmesi gerekir.”

Toplantıda İş Yargılamasında Arabuluculuk Uygulaması konusunda Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Üyesi Şahin Çil bir sunum gerçekleştirdi. 1 Ocak 2018 tarihi itibarıyla iş davalarında dava şartı olarak arabuluculuk müessesinin geldiğini, Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olduğunu açıkladı

Şahin Çil sunumunda Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemelerinin kararlarından örnekler sundu.  İtirazın iptali davaları bakımından arabuluculuk şartı var mı?  şeklinde çıkan bir tartışmada İtirazın iptali davasında arabuluculuğun dava şartı eksikliği sebebiyle davanın usulden reddi gerektiği,  red sebebine göre maktu vekalet ücretinin yarısına hükmedileceği kararını anlattı.

Menfi tespit davaları bakımından çok sayıda karar olduğuna değinen Çil, sunumunda İzmir Bölge Adliye Mahkemesinin şu kararını aktardı: “Menfi tespit davalarında bir alacağın belli bir miktarın tahsili talebi olmadığından, arabuluculuk şartı yoktur. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesinin de benzer bir şekilde bu şartın olmadığını kabul ettiğini aktaran Çil, Bursa Bölge Adliye Mahkemesinin aksi yönde verdiği karara değindi: “İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesi bir ayrıma gitmemiş. Burada davanın aslında özü yine işçi ve işveren alacağı ya da tazminatıdır. Bu nedenle dava şartına tabidir” İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinin de kararı, aynı istikamette, “olduğunu dört ayrı mahkemeden farklı farklı kararlar verilmiş olduğunu, arabuluculuğun sorunlu olmasından bu yana  1.361 istinaf kararından bahsederek “Demek ki arabuluculukla çok yeni yeni sorunlarla karşı karşıya kalmaktayız ve bunların bir kısmı Yargıtaya da gelemediği için, bazıları HMK 353/1-a/6 kapsamında kararlar olduğu için, bazıları miktar bakımından gelmediği için Yargıtayın da bu konuda bir dokunuş yapması mümkün olamayabiliyor.”

Çil 7036 sayılı Kanun 3. maddesinde, “Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır” şeklinde düzenlemeye yer verilmiş olduğundan söz ederken, madde metninde yer alan ile bağlacının her iki tarafındaki taleplerin birbirinden farklı olduğunu, esasen işe iade talebiyle birlikte işçilik alacakları ve tazminatlar istenemeyeceğini, metinde geçen “talep” ibaresinin salt işe iade için öngörülmüş olduğunu,  işçi ve işveren alacağı ve tazminatı için tahsil talebi bulunması gerekmediğini belirtti.

İtirazın iptali ve kesinleşen icra takibi üzerine açılan menfi tespit davaları bakımından İcra İflas Kanunu hükümlerini de gözeten ve bu konuda mevcut ve olası sorunları ele alan bir yasal düzenleme ihtiyacının açık olduğuna değinen Çil, menfi tespit davalarında arabuluculuk şartı yönünden henüz Yargıtay tarafından verilen bir kararın bulunmadığına vurgu yaptı. Ardından şu açıklamalarda bulunu: “Dava şartı olarak arabuluculuk hükümlerinin yürürlüğe girmesinden önce açılan davalarda değişik ihtimallere göre arabuluculuk şartının olup olmayacağı değerlendirilmelidir.     Davanın 1 Ocak 2018 tarihinden önce açılmış olması halinde, zorunlu arabuluculuk hükümleri uygulanmaz. Mahkemenin yetkisizlik, görevsizlik kararı vermiş olması halinde, HMK’nın 20’nci maddesi hükmü çerçevesinde dosyanın 1 Ocak 2018 tarihinden sonra yetkili veya görevli mahkemeye gönderilmesi halinde dahi zorunlu arabuluculuk şartı yoktur. Ancak maddede belirtilen iki haftalık yasal süresi içinde dosyanın yetkili veya görevli mahkemeye gönderilmesi için başvuru yapılmamış olması halinde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceğinden, 1 Ocak 2018 sonrasında açılabilecek dava yeni bir dava olarak işlem görür ve arabuluculuk dava şartına tabidir.”

Zorunlu arabuluculuk için işçi ve işveren arasındaki uyuşmazlığın İş Kanunu’ndan kaynaklanmasının şart olmadığını belirten Çil, Yasa’da sadece ”Kanun” ibaresine yer verildiğine göre örneğin 6772 sayılı Kanun’dan doğan ilave tediye alacağın da zorunlu arabuluculuğa tabi olduğunu belirterek hangi alacakların zorunlu arabuluculuğa tabi olduğunu açıkladı.

Çil işçinin çalıştığı sırada ödenmeyen işçilik alacakları için arabulucuya başvurusunun ardından iş sözleşmesinin işverence feshinde dahi feshe bağlı alacakla doğrudan davaya konu edilemeyeceğini açıklayarak ilk önce zorunlu arabuluculuk yolunun denenmesi gerektiğini, işçi ve işverenin daha önce feshe bağlı haklar dışında kalan işçilik alacakları noktasında arabuluculuk aşamasında anlaşamamış olmalarının feshe bağlı talepler için arabuluculuk aşamasının gereksiz olduğu sonucuna götürmeyeceğine ilişkin görüşlerini paylaştı.

Öğretim Üyesi Dr. Evren Koç iş mahkemelerinde yargılama usulünün özellikleri konusunda sunum yapmak üzere söz aldı. İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinin ikinci fıkrasında davaların yığılması hâlinde ispat yükü ve delillerin ayrı ayrı değerlendirileceğine dair özel bir düzenleme getirilmiş olduğundan söz eden Koç, bu düzenlemenin iş mahkemelerinde davacı (işçi) tarafından davalı (işveren) aleyhine yöneltilen ve iş sözleşmesinden doğan taleplerin birden fazla olması halinin sıklıkla karşılaşılan bir durum olması ve çeşitli usul hukuku problemlerinin doğması sebebi ile yapıldığını belirtti.

12 Ocak 2016 tarihli Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin aynı dava içinde yer alan belirli ve belirsiz alacaklar için verdiği kararından örnek sunan Koç, davacının her bir talebi için dava dilekçesinde olguları ayrı ayrı belirtmesi ve ispat yükü kendisinde ise ispat etmek zorunda olduğunu, yapılan yargılamada her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapıldığını, davaların yığılması halinde, davacının isteklerinin bir kısmının belirli bir kısmının belirsiz alacak davası konusu olabileceğini belirterek bu durumda talep edilen alacaklardan açıkça belirli olan ve tartışmalı olmayanlar için belirsiz alacak davası ile talepte bulunulamayacağına ve dava şartlarının da ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğine, bu talep için dava şartının yokluğu, dava şartı olan ve gerçekleşen talepler için de davanın usulden reddinin gerekmeyeceğine vurgu yaptı.

İş mahkemelerinde görülen bir davada davaların yığılması hali söz konusu olursa bu durumda ispat yükü ve deliller yanında davacının her bir talebine istinaden dava şartlarının da değerlendirilmesi gerekeceğine değinen Koç, “Davadaki taleplerden birisi için dava şartının bulunmaması durumunda diğer talepler açısından davanın usulden reddi gerekmeyecek.” ifadesini kullandı.

Yargılamaya hakim olan ilkelerin kolaylık, çabukluk, ucuzluk, emredicilik, zayıfın korunması olarak belirleneceğini ifade eden Koç özellikle çabukluk kriteri ile yargılama yapılarak, işçinin hakkına bir an evvel ulaşmasının sağlanması açısından çeşitli düzenlemelerin yapılmış olduğunu belirterek bu sebeplerle iş mahkemelerinde yapılan yargılama faaliyetinde ivedilik arz eden iş ve davalarının özellikle ve ayrıca belirlenmiş olduğunun görülmekte olduğunu ifade etti.

Koç konuya ilişkin: “Kanun koyucunun burada ivedilikle spesifik bir tarihi, bir süreyi belirlemesi arasında nasıl bir tercihe varıldığını ben açıkçası tespit edemedim. Çünkü bazı hâllerde ivedilik kavramının içini nasıl dolduracağız, bunun da belli bir standart süreye, maktu süreye tabi kılınması gerekir mi gerekmez mi, ivedilik sübjektif bir kavram olarak mı değerlendirilecek, madem temel bir ilke çabukluk ona ilişkin bazı hâllerde sürenin, bazı hâllerde ivedilik kavramının kullanılması nasıl anlaşılmalı? Bu noktada bir soru işareti olduğunu da söylemek isterim.” İfadelerini kullandı.

İş mahkemelerinde zayıf tarafta olan işçinin az masrafla yargılamanın yapılmasına ilişkin ilkenin kabul edildiğini belirten Koç,  ancak harç ve masraflara ilişkin hükümler incelendiğinde bu ilkenin iş mahkemesi yargılamasında esas alınmadığına açıklama getirdi.

Koç açıklamalarının devamında iş yargılamasında tazminat ve alacaklara ilişkin süre ve ücretlerin ihtilaf konusu olması halinde resen araştırma ilkesinin İş Mahkemesi tarafından uygulanmasının söz konusu olabileceği çeşitli Yargıtay Hukuk Dairesi kararları, Hukuk Genel Kurul kararları ve daire kararlarının görüldüğünü ayrıntılarıyla açıkladı.

Sunumunun devamında asıl işveren-alt işveren ilişkisinin geçerli olduğu durumlarda işçi tarafından açılan işe iade davasındaki bir karara da değinen Koç asıl işveren-alt işveren ilişkisinin geçerli olduğu durumlarda,  işçi tarafından açılan işe iade davasında aleyhine hüküm tesis edilmesi halinde işçiyi işe başlatma yükümlülüğünün alt işverende olduğunu, bu noktada İş Kanunu’nda yer alan müteselsil sorumluluk durumunun değerlendirilmesi gerektiği hususuna vurgu yaptı.  Sözlerinin devamında “İşe iade davası ile hükme bağlanan tazminat ve boşta geçen süre ücretinden asıl işveren de sorumlu tutulmaktadır. Yargıtay işe iade davalarında asıl işveren ve alt işveren arasında mecburi dava arkadaşlığının bulunduğunu kabul etmektedir.” ifadesini kullandı.

Seminer oturumları katılımcılara verilen teşekkür belgeleri ve İNTES Hatıra Ormanında katılımcılar adına dikilen sertifikaların takdimi ile son buldu.

ŞEHİT MUSTAFA DOĞAN CAD. 719. SOK. NO: 3 YILDIZEVLER MAHALLESİ, ÇANKAYA - ANKARA
T: 0 312 441 43 50 F: 0 312 441 36 43 ∙ İNTES@İNTES.ORG.TR
  • © İNTES, 2018 Tüm haklar saklıdır. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.